top of page
Search

Neden Düşeriz ?

5 days ago
5 min read

Fiziksel olarak hiçbir şeyin yoktur ama sanki üzerinden kamyon geçmiş gibidir. Kimseye anlatabileceğin bir yaran yoktur ama içinde bir yer sürekli sızlar. Yorgun değilsindir, yine de gözlerini açmak istemezsin. Bütün gece yatakta dönüp durursun. Sabah olduğunda güneş doğmuştur ama sen hâlâ gecenin içindesindir.


Sonra bir gün kendine bakıp şunu söylersin: Yine düştüm.


Christopher Nolan'ın Batman üçlemesini ilk izlediğim zamanlarda böyle düşünmüyordum. Benim için Batman; Gotham, Joker, suç, adalet ve iyi yapılmış üç filmden ibaretti. Batman Begins'i de serinin diğer filmlerinden daha aşağıda görüyordum. The Dark Knight benim için her zaman başka bir yerdeydi.


Sonra insanın bazı hikâyeleri anlayabilmesi için önce o hikâyeye biraz yaklaşması gerektiğini öğrendim.


Bazı filmler vardır, izlersin ve biter. Bazıları ise hayatının başka bir döneminde tekrar karşına çıkar ve aynı filmi izlediğini sanarken aslında kendini izlersin. Batman Begins benim için biraz böyle oldu. Çünkü filmin anlattığı şey aslında Batman'in nasıl doğduğu değil; bir insanın nasıl düştüğü, kendi karanlığıyla nasıl karşılaştığı ve yeniden ayağa kalkmayı nasıl öğrendiği.


Filmin daha ilk dakikalarında Bruce Wayne bir kuyuya düşüyor. Karanlığın içine, yarasaların arasına. Babası onu oradan çıkarıyor. Sonra yıllar geçiyor. Bruce'un anne ve babası öldürülüyor ve artık onu kuyudan çıkaracak bir babası yok.


Bence Batman'in bütün hikâyesi aslında burada başlıyor.


Çünkü Bruce'un hayatındaki en büyük mesele suç değil. Adalet de değil. Korku.


Kaybetme korkusu, yalnız kalma korkusu, başarısız olma korkusu, sevdiğin bir şeyi bir gün elinden alabilecekleri korkusu... Belki de hepsinden kötüsü, bütün bunlarla tek başına kalma korkusu.


Bruce çocukken korktuğu şeyin yarasalar olduğunu sanıyor. Ama yarasalar sadece görünen taraf. Asıl korktuğu şey, hayatın kontrol edilemeyecek kadar büyük ve acımasız olması. Çocukken insan böyle şeyleri anlamıyor. Dünya güvenli geliyor. Baban var, annen var, evin var, yarın var. Sonra bir gece bütün bunların bir anda yok olabileceğini öğreniyorsun. Çocukluğun da orada bitiyor.


Bruce'un yaptığı şey ise bu acıyla yaşamayı öğrenmek yerine kendisini baştan yaratmak oluyor. Dünyayı geziyor, dövüşmeyi öğreniyor, insanları anlamaya çalışıyor, korkunun ne olduğunu öğreniyor. Sonunda da korktuğu şeyin kendisine dönüşüyor.


Batman oluyor.


Ama burada ilginç olan şu: Batman, Bruce'un saklandığı bir maske değil. Bruce'un içinde sakladığı şeylerin dışarı çıkmış hali.


Hepimizin içinde böyle bir taraf var aslında. Kimseye göstermediğimiz taraf. Sinirlendiğimizde ortaya çıkan, kıskandığımızda konuşan, birisi bize haksızlık yaptığında intikam almak isteyen, bazen her şeyi yakıp gitmek isteyen taraf. İnsanların görmesini istemediğimiz düşüncelerimiz var. Çünkü kendimizi iyi biri olarak görmek istiyoruz. Bu yüzden o tarafımızı bastırıyoruz. Sanki yokmuş gibi davranıyoruz.


Ama yok olmuyor.


Sadece karanlıkta bekliyor.


Jung buna gölge diyordu. İnsanın kendisinde görmek istemediği tarafı. Bence insanın kendisiyle olan en büyük savaşı da burada başlıyor. Çünkü insan sadece iyi taraflarından oluşmuyor. Kötü düşüncelerimizin olması bizi kötü bir insan yapmıyor. Öfkelenmemiz bizi öfkeden ibaret yapmıyor. Korkmamız bizi güçsüz yapmıyor. Asıl sorun, bunların hiçbirinin bizde olmadığını sanmak.


Bruce'un yaptığı şey de sonunda kendi gölgesini tanımak. Onu yok etmeye çalışmıyor, onu bir amaca dönüştürüyor. Korktuğu şeyi başkalarının korktuğu bir sembole çeviriyor.


Fakat üçlemenin sonunda başka bir şey öğreniyor.


Korkunun içinde yaşamakla korkuyu anlamak aynı şey değil.


İlk filmde Batman korkunun kendisi. İnsanları korkutarak düzen sağlamaya çalışıyor çünkü kendisi de korkuyor. İkinci filmde bu yöntem parçalanıyor. Üçüncü filmde ise Bruce tekrar düşüyor.


Ama bu sefer gerçekten.


Bane onu yeniyor, sırtını kırıyor, Batman'i elinden alıyor ve Bruce'u bir çukura atıyor. Aynı hikâye tekrar ediyor. Çocukken düştüğü kuyu. Fakat bu kez onu çıkaracak babası yok.


Bruce ilk başta bunu anlayamıyor. Çünkü hayatı boyunca yaptığı şey aslında düşmemeye çalışmak. Düştüğünde daha güçlü olmak, daha fazla çalışmak, daha fazla savaşmak, daha fazla dayanmak. Ama bazı kuyulardan daha güçlü olarak çıkamıyorsun. Önce neden orada olduğunu anlaman gerekiyor.


Bruce çukurdan defalarca çıkmaya çalışıyor. Başaramıyor. Her seferinde tekrar düşüyor. Sonra birisi ona korktuğu için başaramadığını söylüyor. Bruce ise korkmadığını söylüyor.


Bence burada hayatımızdaki en büyük yalanlardan biri ortaya çıkıyor: "Korkmuyorum."


Halbuki korkuyorsun.


Hepimiz korkuyoruz. Ölümden, yalnızlıktan, terk edilmekten, başarısızlıktan, bir daha sevememekten, bir daha eskisi gibi olamamaktan... Bazen korktuğumuzu kabul etmek istemediğimiz için hayatımızı korkmuyormuş gibi yaşıyoruz.


Oysa korku her zaman düşman değil.


Bazen yaşadığının kanıtı.


Ölümden korkuyorsan hayatı seviyorsundur. Birini kaybetmekten korkuyorsan onu seviyorsundur. Yarın için endişeleniyorsan hâlâ bir yarın istiyorsundur.


Bruce bunu sonunda anlıyor. Çukurdan çıkmak için artık ipi kullanmaması gerektiğini anlıyor. Çünkü ip onun güvenliği. İp, babasının onu kuyudan çıkardığı şey. Bruce'un ise artık babasına ihtiyacı yok.


Atlaması gerekiyor.


Korkarak.


Ölebileceğini bilerek.


Ama yine de atlayarak.


Ve sonunda çıkıyor.


Bence Batman üçlemesinin en güzel tarafı tam olarak burada. Bruce'un sonunda korkusuz olması değil; korktuğu halde devam edebilmesi.


Çünkü cesaret korkmamak değil. Korkunun varlığını kabul edip yine de yürüyebilmektir.


Sonra bir şey daha değişiyor. Batman ilk ortaya çıktığında Gotham için korkunun sembolüydü. Gecenin içinden çıkan, suçluların korktuğu bir yaratık. Fakat hikâyenin sonunda aynı sembol başka bir anlama dönüşüyor.


Umut.


Bruce bütün hayatını insanları korkutarak geçirmişti. Sonunda kendisinin yaşadığı karanlığın başkalarının da kaderi olması gerekmediğini anlıyor. Kendisinin korkmuş olması, başkalarını da korkutması gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, belki de insan karanlığı gördüğü için başkasına ışık olabilir.


Bence insanın büyümesi de biraz böyle.


Başına gelenleri başkalarına yaşatmayı bıraktığın zaman.


Sana yapılan kötülüğü başkasına yapmadığın zaman.


Kendi yaralarını başkalarının üzerinde açmayı bıraktığın zaman.


Bruce'un sonunda Batman'i bırakması da bu yüzden önemli. Çünkü Batman'in görevi sonsuza kadar Gotham'ın karanlığında dolaşmak değildi. Bir gün Batman'e ihtiyaç kalmayacak bir Gotham yaratmaktı.


Ve bunu başardığında Batman'in ölmesi gerekiyordu.


Bruce yıllarca kendisini geçmişine bağlayan şeylerle yaşadı. Anne ve babasının ölümü, suçluluk, korku, öfke... Bütün hayatını bunların üzerine kurdu. Batman onun için yalnızca bir kahraman değildi; yaşamak için kendisine verdiği bir sebepti.


Ama insan bazen kendisini hayatta tutan şeyden de vazgeçmek zorunda kalıyor.


Çünkü iyileşmek her zaman eski haline dönmek demek değil.


Bazen eski halini geride bırakmak demek.


Belki de bu yüzden filmin sonunda Bruce'un Batman olarak değil, Bruce Wayne olarak yaşamaya devam ettiğini görmek önemli. Çünkü sonunda maskenin arkasındaki adamın yaşamaya hakkı olduğunu kabul ediyor.


Ve galiba bütün mesele de burada.


Hepimizin hayatında bir kuyu var.


Kimimiz bir ayrılığın içinde düşüyoruz. Kimimiz yalnızlığın. Kimimiz başarısızlığın. Kimimiz çocukluğumuzda yaşadığımız bir şeyin içinde. Kimimiz yıllardır kimseye anlatamadığımız bir düşüncenin, bir pişmanlığın veya bir korkunun içinde.


Ve bazen o kuyunun dibinde o kadar uzun süre kalıyoruz ki orayı hayatımız sanıyoruz.


İnsan bir süre sonra karanlığa alışıyor.


Hatta bazen karanlıktan çıkmaktan bile korkuyor.


Çünkü karanlık acı verse de tanıdık.


Aydınlık ise bilinmiyor.


Sonra bir gün yukarı bakıyorsun. Çok uzakta küçücük bir ışık görüyorsun. Çıkabileceğini düşünüyorsun. Deniyorsun. Düşüyorsun. Bir daha deniyorsun. Yine düşüyorsun.


Ve bir süre sonra kendine kızmaya başlıyorsun.


"Niye ben böyleyim?"


"Niye herkes hayatına devam ederken ben edemiyorum?"


"Niye toparlanamıyorum?"


Belki de kendimize sormamız gereken soru bu değil.


Belki "Neden düştüm?" diye sormalıyız.


Çünkü insanın düştüğü yer, çoğu zaman onun hakkında ayakta olduğu zamandan daha fazla şey söyler.


Neyden korktuğunu gösterir.


Neyi kaybettiğini gösterir.


Neye hâlâ değer verdiğini gösterir.


Ve bazen neden yeniden ayağa kalkması gerektiğini de.


Düşmek belki de hayatın kaçınılmaz tarafı. Hepimiz bir şekilde düşeceğiz. Bazılarımız birkaç kez, bazılarımız defalarca. Kimi zaman kendi hatamızdan, kimi zaman başkasının yaptığı bir şey yüzünden, kimi zaman da hiçbir sebep yokmuş gibi.


Ama düşmekle orada kalmak aynı şey değil.


Bunu anlamak uzun zaman alabiliyor.


İnsan bazen hayatının en kötü döneminde kendisine dışarıdan gelecek bir kurtarıcı bekliyor. Bir insan, bir aşk, bir arkadaş, bir fırsat, bir mucize... Biri gelsin ve beni buradan çıkarsın istiyor.


Ama bazı çukurlar var ki oraya kimse seninle birlikte inemiyor.


Ve belki de hayatın bize öğretmeye çalıştığı en zor şey bu.


Bazen seni düştüğün yerden çıkaracak kişi gelmeyecek.


Bazen elinden tutacak kimse olmayacak.


Bazen bütün ışıklar sönecek ve geriye sadece sen kalacaksın.


İşte o zaman insan kendisini tanımaya başlıyor.


Çünkü insanın en büyük düşmanı da kendisi olabiliyor, en büyük dostu da.


Kendi kendini yıllarca aşağı çekebiliyorsun. Aynı zamanda kendi kendini oradan çıkarabilecek tek kişi de olabiliyorsun.


Belki insanın gerçek gücü hiç düşmemesinde değil.


Düştüğünde, kimse gelmese bile bir şekilde yeniden ayağa kalkabilmesinde.


Bu yüzden bir daha düştüğümde kendime "Neden yine düştüm?" demek istemiyorum.


Önce biraz durup aşağı bakmak istiyorum.


Sonra yukarı.


Daha önce de buradaydın.


Daha önce de çıktın.


Bu sefer de çıkacaksın.


Çünkü bazen insanı düştüğü çukurdan çıkaracak şey bir el değildir.


Bazen sadece, karanlığın içinde hâlâ yukarı bakmayı bırakmamaktır.


Ve belki bütün hikâyenin sonunda sorulması gereken soru hâlâ aynı:


Neden düşeriz?


Yeniden ayağa kalkmayı öğrenebilmek için.



-Yüzdebir

 
 
 

Comments


bottom of page