
BERSERK
Updated: Mar 25
Animelerdeki o meşhur, ciğerden gelen haykırış sahnelerini bilirsiniz. Eğer Berserk evrenine aşinaysanız, karakterlerin attığı o çığlıkların yaşanan acılar karşısında ne kadar yetersiz kaldığını çoktan fark etmişsinizdir. Kendi hayatlarımızdaki anlamsızlık ve adaletsizlik karşısında elimizde öfkeden başka hiçbir şeyin kalmadığı o çaresiz anları, tam olarak böyle bir isyan temsil eder.
Her birimiz bu hayata bir yerinden tutunmaya çalışıyoruz. Bir iş, bir ev, bir aile kuruyor; geleceğe dair anlamlı planlar yapıyoruz. Ancak tam her şeyin yoluna girdiğini sandığımız o an, aklımızın ucundan bile geçmeyen, hesaplanmamış bir darbe alırız. O günden sonra ne okuduğumuz kitaplar ne de sığındığınız değerler bizi o eski güvenli illüzyona geri döndürebilir. Dünya artık eskisi gibi tanıdık bir yer değildir.
Hepimizin ortak bir noktası varsa, o da başımıza gelen felaketler karşısında sorduğumuz o ilk sorudur: "Neden ben?"
Son derece anlamsız bir olay tüm hayatınızı karartabilir. Eğer bu acının hiçbir mantıklı sebebi yoksa, evren bu kadar başıboş ve hayat bu kadar adaletsizse, gerçeği kabullenmek imkansızlaşır. İnsan aklı boşluktan ve rastgelelikten o kadar korkar ki kendi derdine, kendi acısına bir anlam yamamaya çalışır. Kontrol edemediğimiz şeyleri isimlendirirsek, onları kontrol edebileceğimizi sanırız. Yaşananlara "Bu tamamen rastgele bir trajedi" demek yerine "Bu benim kaderim" demek, her zaman daha katlanılabilirdir.
Nedensellik: Bizler Kendi Hayatımızın Efendisi Miyiz?
Berserk hikayesi, savaşların ve ölümlerin bitmediği karanlık bir Orta Çağ atmosferinde başlar. Ancak çok geçmeden, ne olduğunu bile anlamadan boğucu bir korkuya ve derin bir felsefi sorgulamaya dönüşür. Hikayenin üzerine inşa edildiği temel kavram "nedensellik"tir.
Nedensellik; bizim kader dediğimiz, durduramadığımız, öngöremediğimiz ama her şeyi bir ağ gibi ören gücün ta kendisidir. Berserk okuyucuya çok net bir soru sorar: İnsan kendi hayatının efendisi midir, yoksa büyük bir mekanizmanın içindeki önemsiz bir dişli mi?
Guts: Kaderin Karşısında Modern Bir Sisifos
Guts'ın hikayesi, doğduğu andan itibaren hayatın ona "ölmelisin" demesinden ibarettir. O, ağaca asılmış ölü bir bedenden çamurun içine düşen, hayata sıfırın bile altında başlayan bir bebektir. Paralı askerler tarafından büyütülmüş, çocuk yaşta savaş meydanlarına sürülmüş, satılmış, istismar edilmiş ve en güvendiği kişiler tarafından ihanete uğramıştır.
Normal şartlarda bir insanın bu travmalar altında bir köşede ölmesi ya da ruhsal olarak tamamen pes etmesi beklenirken, Guts tam aksini yapar. Karşısına çıkan her acıya karşı etrafına aşılması imkansız bir duvar örer. Bu duvarın adı "öfke"dir. Sırtında bir demir yığınına benzeyen devasa "Ejder Katili" kılıcıyla yürür ve hayattan gelen her saldırıya bununla karşılık verir. Guts kabadır, vahşidir; ancak bu vahşi dış görünüşün altında dünyanın en büyük kırılganlığını ve saf bir hayatta kalma dürtüsünü taşır. Tekrar düşmemek adına büründüğü bu sert kabuk, onun tek savunma mekanizmasıdır. Onu özel kılan şey büyülü yetenekleri veya süper güçleri değil, asla pes etmemesidir.
Bu durum, günümüz dünyasında mobbing'e, ekonomik krizlere, haksızlıklara ve hayal kırıklıklarına maruz kalan bir insanın her sabah inatla yataktan kalkıp sorumluluklarına devam etmesine benzer. Guts büyük canavarlara karşı kılıç sallar; biz ise hayatımızdaki "buraya mahkumsun, daha fazlası olamazsın" diyen dayatmalara karşı savaşırız. Savaşın kökeni aynıdır.
Guts, Albert Camus’nün Sisifos mitindeki karaktere oldukça benzer. Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı sonsuza kadar bir tepeye çıkarmaya mahkum edilmiştir. Kaya zirveye ulaştığı anda hep aşağı yuvarlanır. Guts da kaderin ağırlığı altında ezilmeye mahkum edilmiştir ancak o kayayı her gün inatla omzuna almaktan vazgeçmez. Camus, "Tepelere doğru tek başına didinmek bir insanın yüreğini doldurmaya yeter, Sisifos'u mutlu hayal etmeliyiz" der. Guts için zafer; düşmanlarını yok etmek veya krallık kurmak değil, her şeye rağmen o kılıcı hâlâ tutabiliyor olmaktır. O, tanrıların ya da iblislerin yazdığı bir senaryoda oynamayı reddeden ve kendi kaderini kendi yazan tek kişidir.
Griffith: Bir Hayalin Ağır Bedeli ve Makyavelizm
Eğer bu animede güzelliğin ve umudun bir tanımı olsaydı, o kesinlikle Griffith olurdu. Kusursuz bir görüntü, karizmatik bir yüz ve ışık saçan saçlar... Çamur ve kan içindeki bu dünyada, ona bakanlar sanki bir kurtarıcı veya sığınılacak bir güneş görürler.
Griffith, insanların yükselmek, başarılı olmak ve seçilmiş hissetmek gibi saf arzularını temsil eder. Peki, kitleler neden kendi hayatlarını Griffith'in hayallerinin peşinde harcarlar? Çünkü kendi hayatının sorumluluğunu almak ve belirsizlikle yüzleşmek çoğu insan için korkutucudur. Kararlarından emin görünen bir karizmanın peşine takılmak, onlara ne yapacaklarını söyleyecek bir lidere itaat etmek her zaman daha kolaydır. Ancak Griffith'in en karanlık tarafı da buradadır: O, peşinden gelenleri asla dost olarak görmez. Onlar, kendi krallığına giden yolda üzerine basılıp geçilecek birer basamaktan ibarettir. Griffith için dost; kendi yoluna giden, kendi rüyası olan ve kendisiyle eşit seviyede durabilen kişidir. Bu tanıma uyan tek kişi Guts'tır ve tüm trajedinin başladığı yer de tam burasıdır.
Griffith, kendini sistemin üzerinde bir tanrı sanır. Ancak amaca giden her yolu mübah gören bu saf Makyavelist zihniyetin en büyük zayıflığı, her şeyi kontrol edebileceğine olan inancıdır. Guts özgür iradesiyle kendi yoluna gitmeye karar verdiğinde, Griffith'in o kusursuz kontrolü ve seçilmiş kişi imajı yerle bir olur. Terk edilmiş bir çocuk gibi öfkelenir ve bu kontrol kaybı, onun kaçınılmaz sonunu hazırlar.
Boynunda taşıdığı o kızıl Behelit kolyesi, aslında bir metafor olarak hepimizin boynundadır. Dibe vurduğumuz, "artık dayanamıyorum" dediğimiz o kırılma anlarında Behelit bize korkunç bir teklif sunar: "Kaybettiğin her şeyi geri alabilir, mutlak güce ulaşabilirsin. Ancak karşılığında insanlığını, vicdanını ve seni sen yapan tüm değerleri feda edeceksin." Griffith, o meşhur tutulma sahnesinde hem dostlarını hem de kendi ölümlü yanını feda etmeyi işte bu yüzden seçmiştir.
Casca: İnsan Kalabilmenin Son Kalesi
Yetenekli bir kılıç ustası olan Casca'nın asıl acısı, bu iki baskın erkek figürü arasında kendi kimliğini ve sevgisini bulma çabasıdır. O, Griffith'in dünyasında pragmatik bir araçken; Guts için bir kırılma noktasıdır. Casca, Guts'ı hayvani bir hayatta kalma içgüdüsünden çıkarıp ona insani bir sevgi vermiş, birine güvenmeyi ve sorumluluk almayı öğretmiştir.
Griffith'in Femto'ya dönüştüğü o karanlık tutulma anında, Casca artık bir insan olmaktan çıkıp Griffith'in Guts'tan alacağı intikamın bir aracına dönüşür. Griffith için Casca, feda ettiği insanlığının ve elinde tutmak istediği mutlak gücün bir simgesiyken; Guts için insan kalabilmek adına sığındığı yegane değerdir.
Nehir Metaforu ve Sudan Sıçrayan Balık
Berserk evreninde, insanların haksızlıklara katlanabilmek için kolektif bilinçlerinde yarattığı "kötülük ideası", felsefenin en can yakıcı sorusunu doğurur: Acı gerçekten bir anlam mı üretir, yoksa biz mi katlanabilmek için acıya bir anlam uydururuz? Griffith bu anlamı zirveye çıkmakta bulurken, Guts anlamı savaşmaya devam etmekte bulur. Biri anlamını bir amaca satmış, diğeri ise bizzat kendisini bir amaç haline getirmiştir.
Hikaye, zamanın bir nehir gibi aktığı ve olayların bu akışın kurallarına göre ilerlediği bir metafor üzerine kuruludur. İnsanların çoğu, bu nehirde sürüklenen cansız yapraklar gibidir; su onları nereye sürüklerse oraya gider, çarpacakları kayayı bile seçemezler. Ama bir de sudan sıçrayan balıklar vardır. Guts, işte o sudan sıçrayan balıktır. Belki nehrin yönünü tamamen değiştiremez ve su eninde sonunda denize dökülecektir; ancak o sıçrama, kaderin mükemmel işleyen kusursuz planında bir hata payı yaratır. En kusursuz sistemlerin içinde bile bir yerlerde, insan iradesinin yarattığı inatçı bir hata payı mutlaka vardır.
İşte bu yüzden Berserk bize umut verir. Dünya üzerimize yıkılsa da, her şeyimizi kaybetsek de o kılıcı tekrar tutacak ve ayağa kalkacak gücümüz vardır. İnsan bin yıl önce de aynı acıları çekti, bin yıl sonra da çekecek. Bizler Sisifos gibi o taşı zirveye taşımaya devam edeceğiz. Taş tekrar aşağı yuvarlanacak ve biz inip o taşı tekrar omuzlayacağız. Çünkü asıl anlam taşın zirvede durması değil; o taşı taşırken gösterdiğimiz iradedir.
Hayatın bize adil davranmayacağını acı yollardan öğrendik. Kader karşımıza aşamayacağımızı düşündüğümüz duvarlar örecek. Ancak biz devam edip, sudan sıçrayacak ve "Neden ben?" sorusuna ağlayarak cevap vermeyeceğiz. Yaşadığımız tüm acılara, tüm adaletsizliklere ve imkansızlıklara rağmen tek bir şey söyleyeceğiz:
"Hâlâ buradayım."
YUZDEBIR
Comments